Son Eklenenler

Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Eylül 2012

Gülümse

Hayat herkesi yorar. Ben de yoruldum. Hiç yılmam sanırdım. Bir süreliğine çekilip köşeme, dinledim kendimi. Yaşadıklarımın, hatalarımın, isteklerimin dökümünü yaptım. Zararda çıktım. Düşündüm ki kâr diye nitelediklerimiz zaten kendini kolay farkettirmeyen şeyler. Aramaya koyuldum. Anka kuşunu arar gibi aradım durdum. Yol hep uzun ve karışık. Yolda karşılaştıklarımın dertlerine ortak oldum. Gülümsemeleri bana yetti. Hem değil midir ki o gülümseme getirir bize mutluluğu. Mutluluğu aradım. Mutsuzluktan kaçtım. Kaçarken düşünmedim hedefi. Aynı buraya yazıyor gibi koştum, koştum koştum. Koşan başka birine rastladım. Beraber koştuk. Koşarken eğlendik, durduk, dinlendik. Birbirimize gülümsedik. Bir daha görüşemedik. Hep o gülümseme kaldı aklımda. Aramaya koyuldum. Yol hep uzun ve karışık. Yolda karşılaştıklarımın dertlerine ortak oldum. Gülümsemeleri bana yetti.

12 Nisan 2008

Give Peace A Chance*

Film günlerime devam ettim kaybolduğum şu bir hafta on günlük sürede. Bu habersiz ayrılık için öncelikle kusura bakmayın. Uzunca bir süre yazamadım hiçbir şey. Gazetelerden, kitaplardan no bile alamadım. O kadar uzaklaştım kağıt kalemenden. Neyse, şimdi buradayım, yazıyorum.
Film günleri demiştim. Özellikle seçip bir araya getirmediğim halde muhteşem bir rastlantıyla insanlık tarihini anlatan, savaş karşıtı filmleri izledim. Kronolojik olarak gidecek olursak, ilk film olarak daha önce merakla beklediğimi bildirdiğim "There Will Be Blood" filmini izledim.
Oyunculuklar muhteşem, özellikle Daniel Day-Lewis. Zaten en iyi erkek oyuncu dalında Oscar ve BAFTA ödüllerini de almış.
İnsanoğlunun ne kadar aç gözlü olduğunu çok vurucu bir şekilde anlatıyor film. Çıkarları uğruna neler yapabileceğini. Dinin nasıl insanları kandırmak için kullanılabileceğini. Kısası, izleyin, mutlaka kendinizden bir parça göreceksiniz filmde.


İkinci film Dalton Trumbo'nun aynı adlı romanından uyarladığı 1971 yapımı "Johnny Got His Gun" filmi. Kimilerine göre tüm zamanların en iyi savaş karşıtı filmi.
Filmde, Birinci Dünya Savaşı'na gitmek için gönüllü olan Joe Bonham'ın hikayesini kendi anlatımıyla görüyoruz. Kahramanımız, bir patlama sırasında kollarını, bacaklarını, çenesini kaybetmiştir. Fakat beyninin bir bölümü zarar görmediği için vücudunun geri kalanının hayati faaliyetlerini yerine getirebilecek durumdadır. Kimseye gösterilmeyen Bonham, film boyunca insanlarla iletişim kurmanın yollarını arar. Bu arada kendi hayatından kesitler de izleriz. Sonunda; burayı izleyecek olanlar için açıklamıyorum.
Filmde Donald Sutherland'i de Jesus Christ rolünde görüyoruz ki, göründüğü sahneler olağanüstü güzellikte bana göre.


Üçüncü film, Daniel Day-Lewis izlemek heyecanıyla izlemeye başladığım, ki daha önce de defalarca izlemişimdir, In the Name of the Father. Gerçek bir hikayeden yola çıkan film, 1974 yılının İrlanda'sında başlar. Dönemin IRA'sı Belfast sokaklarına hakimdir, fakat İngiliz askerleri panzerlerle sokaklarda dolaşmaktadır. İşlemediği bir suç yüzünden 30 yıla mahkum edilen Gerry(Day-Lewis) ve babası başta olmak üzere tüm İrlandalıların hikayesi. Daha önce izlediğim Bloody Sunday(Kanlı Pazar) filmiyle birlikte beni çok fazla etkileyen filmlerden biridir. Filmi izlerken gözyaşlarıma hakim olamadım.


Dördüncü ve son film olarak da, izlerken ara verip hüngür hüngür ağladım, iki saatlik filmi dört beş saatte anca izleyebildiğim Hotel Rwanda(Ruanda Oteli). Bu film hakkında söyleyebileceğim tek şey; izlerken insanlığımdan utandığımdır. Bir de Nick Nolte'un söylediği şu sözler o kadar iç parçalayıcıdır ki.
"You should spit on our face. ‘coz we - the west - think you are dirt. You are worthless because you are black. You are not even niggers. You are african…”

Dünya nasıl bu tür olaylara sessiz kalabiliyor anlamış değilim. Bunun örnekleri Bosna'da, Kosova'da da yaşandı. Hatta en son Sudan'da da benzer olaylar çıktı yanılmıyorsam. Dünya bu kadar vurdumduymaz olmamalıydı, olmamalı.
Son film beni neden bu kadar etkiledi derseniz, son yaşadığımız olaylara bir bakın derim. Toplumdaki kamplaşmanın ileri boyutu böyle olabiliyor. Geçmişte, bu tür olayları Kahramanmaraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta ne yazık ki yaşandı benzer olaylar. Şimdi de körüklenmek isteniyor bir takım çevreler tarafından.
İnsanlığımızdan utanmayacağımız bir gelecek dileğiyle...

John Lennon'dan geliyor: Give Peace A Chance


*Barışa bir şans tanıyın

12 Şubat 2008

In The Mood For Love - Aşk Zamanı

Bugün, yaklaşık 5 senedir izleyip isteyip de bir türlü izleyemediğim bir filmi izledim: In The Mood For Love - Aşk Zamanı. DVD'si bir kenarda duruyordu kaç zamandır. Bugun depo olarak kullandığımız odanın lambasını değiştirmek için gittiğimde dikkatimi çekti. Hemen oturum, izledim.



Aşk, ihanet, saygı, şefkat. Hepsi bu filmde yeterince var. Ağır ilerlemesine rağmen -drama, haliyle çok hızlı olması beklenemez, ilahi ben- tüm sahneler sindire sindire anlatıyor hikayeyi.
Hikayemiz 1962 yılının Hong Kong'unda başlıyor. Hikayemizin kahramanlarından Bayan Chan(Maggie Cheung)'ın bir oda tutmasıyla. Bu sırada yine bir oda kiralamak için Bay Chow(Tony Leung Chiu Wai) da aynı binaya geliyor. İlk karşılaşma. O sırada oda Bayan Chan'a kiralanmış olduğunda Bay Chow yan dairede bir oda kiralıyor.
İkiliden Bayan Chan bir sekreter. Bay Chow ise yerel bir gazetenin editörü. Sürekli çalıştıklarını görüyoruz filmde fakat eşleri daha fazla çalışıyorlar. Zira filmden çıkartılan sahneler haricinde görünmüyorlar.
Arada kravatlar, çantalar, metresler, diğer arkadaşlar, ev sahiplerinin ismini hatırlayamadığım oyunları bizi gelecek sahnelere hazırlıyor.
Kahramanlarımız arasındaki yakınlaşmada bir sır açığa çıkıyor. Meğer eşleri işi daha da ilerletmişler.
Özellikle dikkat etmenizi isteyeceğim sahneler ise kahramanlarımızın birlikte yemek yedikleri sahneler.
Bu kadar filmi anlatmam yeter sanırım. Gelelim aklımda kalanlara.
Öncelikle filmin müzikleri inanılmaz derecede güzel ve rahatlatıcı. Ayrıca kullanılan kıyafetler, özellikle bayan kıyafetleri çok hoşuma gitti.



Bu yazıyı yazmamın asıl nedeni ise dvd ekstraları. Filmden çıkartılan sahnelerden 70'ler kısmı gerçekten çok hoş. Bir de tabi ki Alternatif Son. En az filmin sonu kadar etkileyici.
Dramadan hoşlanıyorsanız izlemeniz gereken bir film.
Filmin imdb sayfası burada, resmi web sayfası burada, görüntüler sırasıyla burada ve burada bulunmakta.
İyi seyirler.

22 Ocak 2008

Sinema Günlerim

Geçtiğimiz cuma gününden beri sürekli bir film izleme eğilimindeyim. Bastıramadığım bir his var içimde. Ben de dayanamayıp kendimi filmlere verdim. Buyrunuz, izlenimler aşağıda.


İlk olarak sevgili Gülçin Hanım'ın da bir yazısında anlattığı belgesel, Le Peuple Migrateur(Kuşlar, Kanatlı Uygarlık) tarafımdan izlendi. Hayran kaldım demek az gelir. Büyülendim. Tam ben izlerken başka bir şeyi sormak içn babam yanıma geldi. O da soracağı şeyi unuttu. Beraber izledik. :) Konunun ayrıntıları için, sizi Gülçin Hanım'a yönlendireyim, oradan okursunuz di mi?



İkinci film, filmlerine hayranlık duyduğum Fatih Akın'ın son filmi Yaşamın Kıyısında. Arada kalmışlığın muhteşem şöleni. Memleket hasreti, rastlantı, düzenin insanı olmama. Filmi düşündüğümde aklıma gelenler bunlar. 68 kuşağına kadar uzanan bir hikaye. Anne olmanın insana yüklediği koruma içgüdüsü. Bayan Staub(Hanna Schygulla)'da bunu görüyoruz.
Arkadaşlık duygusunun gücü. Lotte(Patrycia Ziolkowska) fazlasıyla bu güzün etkisi altında. Öte yandan Ayten(Nurgül Yesilçay) herşeyi arkada bırakıp yeni bir hayata başlamak için geldiği ülkede(Almanya) yoldaşlarını daha yakından tanıma fırsatı buluyor.
Kahramanlarımızın başında Alman Dili Profesör'ü Nejat Aksu(Baki Davrak), ayakabıcıda çalışan Yeter(Nursel Köse) ve tabi ki ihtiyar delikanlı Ali Aksu(Tuncel Kurtiz) var. Tuncel Kurtiz'in bakışları ve küfürleri, yeteri kadar vurucu zaten.
Fatih Akın, Türkiye'yi dışarıdan izleyen biri olarak, yani Almanya'da yaşadığı için öyle dedim, yoksa gayet açık bir anlatımı var, tüm tabloyu yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor. Bir şeylerin farkına varmamız gerektiğini haykırıyor adeta. Bu çağrıya kulak verilmesi dileğiyle. Fatih Akın filmelerine ayrıntılı olarak ayrı bir yazıda değerlendireceğim. Geçelim son filme.


Son film ise, Ridley Scott'ın yeni filmi American Gangster. Russell Crowe ve Denzel Washington karşılıklı döktürmüşler. Filmde neler yok ki: Uyuşturucu, rüşvet, Vietnam Savaşı, Robin Hood, Muhammed Ali. Bir ara 1971 yapımı The French Connection'a kadar uzandım film sırasında. Filmin sonuna doğru Crowe ile Washington arasındaki hayatı ve yaptıklarını sorgulama, filmin en iyi diyaloglarından. Kısacası suç ve dram tarzlarından hoşlananlar için izlenmesi gereken bir film. Unutmadan, filmin başından "based on a true story"(gerçek bir hikaye üzerine) ibaresi var. Bir ikinci hatırlatma, film 157 dakika.
İyi seyirler.

Afişler sırasıyla buradan, buradan ve buradan.

11 Ocak 2008

There Will Be Blood (Kan Dökülecek)

Şu sıralar sıkça yazamayacağımı bir önceki yazımda söylemiştim. Fakat unutmadan söylemem gereken bir şey daha var. Sinemada 1 Şubat 2008'de gösterime girecek bir film hakkında.
Upton Sinclair'in(Türkçe biyografisi), Oil(Petrol) adlı romanından sinemaya uyarlanan There Will Be Blood(Kan Dökülecek) filmini sabırsızlıkla bekliyorum. Ufak bir hatırlatma: Film şu anda imdb'de 9.0/10 oyla Top 250'de 44. sırada!


Filmin başrol oyuncusu, afişten de görülebileceği üzere Daniel Day-Lewis. Ayrıca filmin müziklerini de Radiohead grubunun gitaristi Jonny Greenwood yapmış.
Filmin imdb sayfası burada. Resmi web sayfası burada. Resmi sayfada filmin fragmanı da mevcut. Ayrıca farklı çözünürlüklerde fragmanlar için buradan buyrun. Radikal'de çıkan haber burada.
Yazıda kullanılan resimler sırasıyla buradan ve buradan.

21 Aralık 2007

Güle Güle Savaş Dinçel

Daha iyi bir haberle bu satırları işgal etmek isterdim. Fakat elimizde olmayan sebeplerden dolayı şimdilik mutlu haberleri duyamıyorum. Tiyatro dünyası, dün(20 Aralık 2007), çok büyük bir değerini yitirdi.
Kurtuluş ve Cumhuriyet filmerinin 'İsmet Paşa'sı, Ağır Roman'ın 'Berber Ali'si, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar'ın 'Hacı'sı, Ekmek Teknesi'nin 'Nusret Baba'sı, ilk anda aklıma gelen rolleri. Oyunculuğun yanı sıra, yönetmen ve karikatürist.
Daha fazla bir şey söyleyebilecek gücüm kalmadı. Sadece bir kaç cümle daha:
Güle güle Savaş Dinçel.
Güle güle 'Berber Ali'.
Güle güle 'Nusret Baba'.
Güle güle 'Hacı Abi'.
Güle güle...
Şimdi her nereye yol almaktaysan.
Dünyayı daha yaşanılabilir bir yer haline getirmek için çalıştınız. Yeni nesil de bunun için çalışıyor. Bayrağı sizden devraldılar. Gözünüzün hep üstlerinde olacağının bilincindeler.
Güle güle.
Şimdilik...


Fotoğrafın kaynağı burası.

02 Kasım 2007

Una Palabra - A Word

Carlos Varela‘nın çok sevdiğim bir parçası. Bu parça 2001′de BMW için çekilen reklam filmlerinde Alejandro González Iñárritu‘nun yönettiği Powder Keg filminde kullanılmış. Film de harikaydı bu arada. İspanyolcasını ve altında da İngilizcesini veriyorum.

Una palabra

Una palabra no dice nada
y al mismo tiempo lo esconde todo
igual que el viento que esconde el agua
como las flores que esconde el lodo.

Una mirada no dice nada
y al mismo tiempo lo dice todo
como la lluvia sobre tu cara
o el viejo mapa de algún tesoro.

Una verdad no dice nada
y al mismo tiempo lo esconde todo
como una hoguera que no se apaga
como una piedra que nace polvo.

Si un día me faltas no seré nada
y al mismo tiempo lo seré todo
porque en tus ojos están mis alas
y está la orilla donde me ahogo,
porque en tus ojos están mis alas
y está la orilla donde me ahogo.


A word


A word does not say anything
and at the same time it hides everything
just as the wind that hides the water
like the flowers that mud hides.

A glance does not say anything
and at the same time it says everything to it
like rain on your face
or the old map of some treasure.

A truth does not say anything
and at the same time it hides everything
like a bonfire that is not extinguished
like a stone that is born dust.

If a day I need I will not be nothing
and at the same time I will be it everything
because in your eyes they are my wings
and it is the border where I drown to me,
because in your eyes they are my wings
and it is the border where I drown to me.