Son Eklenenler

24 Kasım 2007

Farkında mısınız?

Eğer dünyada olan bitenleri takip ediyorsanız dikkatinizi çekmiştir. Yaşadığımız topraklar üzerinde olan bitenden bahsediyorum. Her gün yeni bir olağanüstü hal, sıkıyönetim vb. haberleri geliyor. Ortadoğu'dan, Asya'dan.
Kronolojik sıra olmaksızın şöyle bir hatırlayalım. ABD'nin Irak'ı İşgali, yılllardır kanayan yara Filistin, Gürcistan'da "Gül Devrimi", Ukrayna'da "Turuncu Devrim", Pakistan'da "Olağanüstü Hal", Gürcistan'da "Olağanüstü Hal", Türkiye'de "PKK". Son olarak Lübnan'da "Olağanüstü Hal" uygulaması.
Dünyanın iki süper gücü olan ABD ve Rusya'nın(o zamanlar SSCB) soğuk savaş dönemindeki üs kapma mücadelesi gibi. Tek fark artık bir tane süper gücün olması.
Bir yandan kitaplardan, dergilerden, belgesellerden ve sinema filmelerinden, TV dizilerinden 60'ları 70'leri takip ederken sanki o günler hiç yaşanmamış gibi bir oyunun içinde buluyorum kendimi. Ama etrafıma baktığımda "Oyun değil. Yaşamın ta kendisi!" diyorum. "Oyun değil. Yaşamın ta kendisi!"
Ne yapabileceğimi düşünürken de bu yazıyı kaleme almak geldi aklıma. Bir kişiye bile ulaşsa, bir kişiyi dahi farkında kılabilse yaşananlara, bu yazı amacına ulaşmıştır.
Şimdi soruyorum: Farkında mısınız?

18 Kasım 2007

Günün Anlam ve Önemi

Günün anlam ve önemini belirten parça: Yakup - Platonik.

video

15 Kasım 2007

Postane, Gelmeyen Evrak ve Turnikeler Üzerine

Dün yaşadığım bir olayı yazmadan edemedim. Biraz sıkıcı olabileceği düşüncesiyle okumayı burada sonlandırabilirsiniz. Devam edeyim.
Dört yıllık bir fakülte mezunu olarak gerek lisansüstü eğitime başlamak gerek akademisyen olma hayalleri gerekse askere biraz daha geç gitmek için malumunuz Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitim Sınavı(ALES)'na başvurdum. Tabi çalışmalarımın son günlerinde olduğum bu hafta içerisinde sınava giriş belgemin gelmesini bekledim. Hala da beklemekteyim.
Sınava bir haftadan az kalmış olmasına rağmen elime ulaşmayan belgem için ben yollara düşmeye karar verdim. İlk adım olarak postaneyi aradım. Tabi postanın nerede olduğunu onlar da telefonda bana söyleyemediler. Sabah 8:00'dan önce postaneye gitmemi ve orada mektupların tasnif edildiği yere sormamı söylediler.
Ertesi sabah, yani dün, postaneye gittim. Gittim gitmesine de 7:15 gibi orada olduğumdan, kapıdaki görevli en az 7:30'a kadar beklemem gerektiğini, yan taraftaki salonda oturabileceğimi söyledi. Teşekkür edip yan taraftaki salona geçtim. Oturdum ve oturduğum yerden kapıdan giren çalışanları izlemeye başladım. Ve olaylar gelişmeye başladı.
Kapıdan girip turnikelerde giriş kartlarını kullanan insanları gördükçe içim içime sığmadı. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Gülme nedenim de şu:
Normal şartlarda beliniz seviyesindeki bir cihaza sahip olduğunuz manyetik kartı nasıl gösterirsiniz? Kartı elinizle cihaza yaklaştırırsınız değil mi? İşte orada o dediğiniz seçenek en sonda!
İlk gördüğüm kişi cihaza montunun cebini uzattı. Elini cebine atıp kartı çıkarmaya üşendi sanırım. "Cebinde akrep var" gibisinden. Biraz sonra bir bayan çalışan çantasını omzundan çıkarıp cihaza yaklaştırdı. Çanta küçük ve şişkin olduğundan fermuarı açmak istememiş olabilir. Bir diğer bay kapıdan girdikten sonra boynunda giriş kartı olduğu halde cihazın önünden eğildi. Çömeldi yani. Sonra da kartı okutup turnikeden geçti. İlk iki kişiden sonra bu son bayın yaptığı daha çok garibime gitti. Turnikelerden geçenleri daha dikkatli izlemeye başladım. Asıl garipliğin yaklaşmakta olduğunu nereden bilebilirdim ki. İki bay kapıdan girdiler ve turnikelere yaklaştılar. Birisi kartını cebinden çıkarıp cihaz tuttu ve geçti. Diğeri ise artistik bir hareketle kendi etrafında yarım bir dönüş yaptıktan sonra cüzdanını koymuş olduğu pantolonun sağ arka cebini cihaza yaklaştırdı. Dondum bir an bu adam ne yapıyor böyle diye. Cihazdan diğerlerinin geçişi sırasında olduğu gibi bir ses işittim. Ve kahramanımız turnikeden geçip işinin başına doğru yolunu aldı.
O gün saat 8:30'a kadar bekleyip bizim sokağa bakan dağıtıcının gelmesini bekledikten sonra danışmadan telefonla ilgili birimi arayıp bir posta beklediğimi söyledim. 20 dk. kadar sonra böyle bir postanın kendilerine henüz ulaşmadığını bildirdiler.
Daha sonra eve dönüp ÖSYM bürosunu aradım. Belgenin elime ulaşmaması durumunda kendilerine gidip yeni bir belge çıkartabileceğimi fakat bu işlemin perşembe, cuma ve cumartesi günü yapılabileceğini söylediler.
Anlattığım olayları salı günü yaşadım. Bugün çarşamba idi perşembeye döndü. Sınavım pazar günü. Ben hala postacı bekliyorum...

11 Kasım 2007

Fotoğraflarla "Küresel Isınma"

"Küresel Isınma nedir? Ne değildir?" bilmeyen kalmadı sanırım. Hakkında yazılan makaleleri, raporları, vs. incelemek çok fazla zaman alır. Fotoğraflarla yapılmış bir derleme ise bu konunun önemini kavramak için yararlı olabilir. Buradaki fotoğraflar da işte tam bu düşünceyi destekliyor. Hatta sadece bu gerçeği gözler önüne sermekle kalmıyor. İşin eğlenceli olan yanlarını da yaklıyor.

Kaynak: http://www.weirdomatic.com/global-warming-then-now.html

07 Kasım 2007

Ege Mavisi Blogger Gezisinde

Son bir saattir girdiğim bloglar, okuduğum yazılar, incelediğim yorumlar, yardım, durum gibi resmi Blogger sayfaları sayesinde öğrendiklerim:

Blogger uçsuz bucaksız bir mecra. İçinde yok yok. O kadar çok tema ya da nasıl deniyor, şablon seçeneği veriyor ki, blog sayfalarına erişimde kullandığımız adresler olmasa hepsini bir tasarımcının elinden çıkmış siteler sanacağım. Birbiriyle aynı temayı kullanan iki bloga rastlamadım. (Blogger şanslı günündeydi!) Bir yandan bloglar arası gezerken bir yandan da Wordpress(WP)'ten neden ayrıldığımı düşündüm. Tamam WP birçok özelliği standart olarak kullanıcılara en basit tema geliştirme şansı vermiyordu. Zaten temelde WP'ten Blogger tarafına geçişimin sebebi WP'ye uygulanan sansürdü.

Yardım sayfaları genelde İngilizce. Bu konuda HTML kodlarını öğrenene kadar zorluk yaşayabilirim. Sade ve kullanışlı bloglar hazırlamak için ideal bir çözüm olarak Blogger tarafımdan sevildi. Hala beceremediğim birşey var: Sayfadan verdiğim bağlantıların yeni bir pencerede açılmasını sağlamak. Bunu da yapabilirsem büyük eksikliklerden (kendi adıma) birini gidermiş olacağım.

Bilgisayarımın şarjı bitmeden bu gezinti notlarına nokta koyayım en iyisi.

03 Kasım 2007

Yağmur Adam

Hayâl perdesine yansıyan
Puslu bir İzmir akşamı
ve yağmur altında yürüyen,
gözyaşları yağmura karışmış adam.

Karşıt Dörtük

“Mutluluğun resmi”ni soruyor bana.
Ben de diyorum ki;
Yüzümdeki renkleri ters çevirirsen
Görürsün en büyük mutluluğu.

Ruhanî

Ruhum isyanda
Ne bu yürek sığar bu bedene
Ne de bu beden bu şehre
Bundan sonra.

Yalnız

Modası geçti yalnız yaşamanın,
yazmanın.
Şimdi, yalnız okuma zamanıdır.
Ölme zamanıdır, yalnız…

Çırpınan

Saatler neyi anlatır,
günler neyi?
Yaşam bana seni anlatır.
Ölüm beni.
Senle ben arasında çırpınıp duruyorum.

Bekleyiş

Seni bekliyorum gece yarılarına dek.
Gelirsin diye bana
Yolları gözlüyorum.
Sen umudumsun.
Tekdüze hayatımın umudu.
Sensin karanlık gecelerimin şafağı.
Aslında senin kim olduğunu bilmiyorum;
Var mısın, yok musun?
Gerçek misin, düş müsün?
Bilmiyorum.
Bekliyorum kederli.
Ama şeker bekleyen çocuklar gibi umutlu.
Kim bilir, bir yol gelirsin belki…

Zaman Durmuyor Ki!

Kim gitti? Kim kaldı bu diyarda? Sevgi miydi kaybettiğimiz? Yoksa kendimiz miydik yiten? ‘Bende sana yetecek kadar ben kalmadı’ mıydı gidişinin sebebi?

Hayatıma girdiğin zamanı hatırlıyorum. Renk getirmiştin siyah-beyaz yaşantıma. Kahverengi artık toprağın değil gözlerinin rengiydi. Saçlarının rüzgarda savrulurken havada bıraktığı iz, bir kuyruklu yıldızın yanına yaklaşamayacağı güzellikteydi. Teninin rengi… Hiçbir şeyle karşılaştırılamaz ten rengin.

Hatırlar mısın soğuk bir günde tanışmıştık. Kasım sonuydu. Doğum gününden birkaç gün sonra. Pencerede oturmuş, kış mevsiminin gelmesini bekleyen bir çocuk gibi beklerken sen gelivermiştin. Ve kış ‘bir sonraki bilinmeze’ ertelenmişti. Baharım oluvermiştin. Teninin tenime değdiği anda erimişti içimdeki buzullar. Nehirler coşmuştu adeta. O dudaklarının sıcaklığı hiçbir şeyde yok inan. Zaten güzel şehrimizin de en güzel zamanı bahardır. İşte o bahar erken gelmişti o yıl.

Seninle öğrendim sevginin kutsallığını. Saflığını. Temizliğini. Büyüklüğünü. Sen öğrettin hayatın yaşamaya değer olduğunu. ‘Sana bakmak Allah’a inanmaktır’ desem az bile gelir.

Seninle tattım okumanın zevkini. İlk beğendiğimiz kitabın adı ‘Mutluluk’. O günden kurduğumuz hayatın başına bu kelimeyi koymuştuk: Mutluluk. Hem de şairin ‘mutlu aşk yoktur’ dizelerine inat. İşte vardı mutlu aşk; biz vardık.

Seninle öğrendim eylem adamı olmayı. Hep derdin ya “konuşmak kolaydır, ya uygulamak?”

Şimdi sana soruyorum. Hissetmek mi kolay sevgiyi? Yoksa uğruna mücadele edilesi sevgiye sahip olmak mı? Kabullenmek mi olayları olduğu gibi? Yoksa direnmek mi doğru bildiğin yolda? Hangisi seçimin?

Ne kadar zamanımız kaldığını bilmiyoruz. Kararını çabuk verirsin değil mi? “Aşk acele etmez!” demiştin ama zaman hiç de öyle davranmıyor…

Buradayım. Ya Sen?

Sen bu satırları okurken ben ne yapıyor olacağım? Hiçbir fikrim yok. Ya ben bu satırları yazarken sen ne yapıyorsun? Üzgünüm. Bunun hakkında da bir fikrim yok. Şu halde bir sorun da yok.

Sana sadece şunu söylemek isterim –başta söylüyorum sonda söylemem gerekeni ya– Senden kopamadım. Ne zaman penceremden dışarı baksam, masmavi gökyüzü altında yeşeren kırları, tomurcuklanan kır çiçeklerini görsem sen geliyorsun gözümün önüne. Umuda kanat çırpan bir kelebek, kozasını delen bir kelebek, hepsi sen.

Düşen cemrede sen varsın. İşte bak bugün yenigün. Bahar geldi. Kapıma koşuyorum hemen sen geldin diye.

Ne zaman bir su kenarından geçsem, burnuma yosun kokusu gelse, sen ve şehrim geliyorsunuz aklıma. Şehrime kavuşmam yakın. Peki ya sana?

Çiçek açan ağaçlarda sen varsın. Cıvıldaşan kuşlarda sen.

Ne zaman dalıp gitsem ufku seyrederken, çok uzaklara gittiğimi sanıyorum. Aslında o kadar da uzağa gidemiyorum. Aklımla kalbimin arası bu kadar uzak olmamalı. Kalbim, beynim, gözlerim. Beni sana yaklaştıran. Beni senden uzaklaştıran. Kalem, kağıt, telefon. Beni sana anlatan. Anlatmaya çalışan.

Ne zaman ‘biz’ kavramını düşünsem, ‘biz’ olabildik mi acaba? diye soruyorum. İki monolog bir diyalog etmiyor ne yazık ki… ‘Biz’ olabilmek için sen ve ben olmalıyız. Birlikte. Sen hep varsın bende. Acaba ‘biz’ miyiz?

Böyle Bir Yazmak

Bugün bayram. Bugün yeni yılın ilk günü. Baş ağrısıyla uyanmak. Ayılmaya çalışmak.

Dakikalarca kahve aramak (kahvenin buzdolabında saklandığını da gördüm ya!!!).

Kitap okuyasım geldi. Karıştır karıştır kitaplığı. Buldum sonunda. ‘böyle bir sevmek’.

Uzun zamandır okumak istiyordum ama bir türlü fırsatım olmamıştı. Dünyada işler kötüye gidiyor olmalı ki ocak ayının ilk günü olmasına rağmen bahardan kalma bir gün. Pencereden içeri giren güneşe inat deli gibi yanan radyatöre inat yaslanmış – aslında kazara her yaslanışımda sırtım yanıyor – kahvemi yudumluyorum.

Sayfaları çeviriyorum. ‘sana ne yaptılar’ karşılıyor beni. Sahi, güzel Toprak Ana, sana ne yaptılar? Sonra ‘sakın ha’ alıp götürüyor beni. ‘sakın ha ağlamanı istemiyorum’ diyor bana kitap. ‘ilk kelepçe’, ‘galiba ölüyorum’, ‘hadi git sen’ derken baktım ki ‘gündelik şeyler’ bitiverdi.
‘böyle bir sevmek’ teki şu dizelerde durakaldım.
“hayır sanmayın ki beni unuttular
hala arasıra mektupları gelir”

İşte kilit cümle bu olmalıydı. “hala arasıra mektupları gelir”. Sahi, hala mektup geliyor muydu? En son ne zaman mektup yazmıştım? Yok artık, daha neler. İlkokulda öğretmen ödev diye vermişti. Ya tebrik kartı? O da mektupla aynı kaderi paylaşıyor ne yazık ki bende.

Gelişen dünyamızda ne vardı mektubun, tebrik kartının yerine? Eposta, anında mesajlaşma yazılımları, illa ki cep telefonları. Di mi? Cep telefonları. Okuduğum kitaplarda hep aklıma takılan bir sorudur: Bu insanlar sadece birkaç gün önceden haberleşerek nasıl oluyorlar da zamanında buluşabiliyorlar? Sanırım o zamanlarda insanlar, birbirlerine olan saygılarını yitirmemişlerdi. Şimdi mi? İşte biraz önce bir mesaj geldi:
“Biraz geç kalıcam işim bitince çağrı atarım öpt”.

Demek bu kadar basit öyle mi?

Bir başka boyutu da bu cep telefonu illetinin; öğrenci hattı, öğretmen hattı, polis hattı, maliye hattı, o hattı, bu hattı…

İnsan sevgilisine özlem duymak ister. Konuşmaları, bakışmaları o kadar sevgiyle yoğrulmuştur ki kelimelere dökmek benim harcım değil. Aylar sonra görüştüğünde O’nu öyle bir sarar ki kollarıyla, tek vücut olduğunu hissedersin. Bunun yerine şu sözlerle birbirimize seslenmek ne kadar acı:
“süreye bakıyorsun di mi?”, “on dakika oldu mu?”, “aaa, onbir olmuş, e artık süre dolana kadar konuşalım.”

Konuşalım da ne konuşalım? Ya da niye süre doldurmak için konuşalım. Ben seni seviyorum, senin de beni sevdiğini sanıyorum, belki de kendimi kandırıyorum. Ama telefonda ne kadar güzel sözler edebilirim ki sana? Söylediklerim ne kadar kalıcı olur ki? Mektupla bugüne kadar okuduklarımdan bana kalanları sana da iletebilirim belki. Ya telefonla?

Süreyi onun katları dakika olarak doldurmak için söylenenler.

Üzgünüm. Sadece üzgünüm. İçim acıyor.

Bugün bayram. Bugün yeni yılın ilk günü. Baş ağrısıyla uyanmak.

Ayılmaya çalışmak. Dakikalarca telefona bakmak, arayan soran var mı diye.

Eksik-Fazla

Sorular var aklımda
Cevaplayamadığım.
Korkularım var
Yüzleşemediğim.
Nefretim
Kimseye kusamadığım.
Tutkularım var
Henüz gerçekleştiremediklerim
Asla gerçek olmayacak
Kimisi
Bir de sevdam vardı
Bugüne kadar
İçimden atamadığım.
Sen vardın
Vazgeçemediğim
Şimdi yalnız ben varım,
Yalnız
Uçurtmasını rüzgara kaptırmış
bir çocuk gibi…

Kendimle Sohbet

“sevmek için geç, ölmek için erken” demiş Attila İlhan. Acaba zamanın bir yerinde bu nasıl olabilir? Sevmek zamana bağlı bir duyguysa eğer, bir kez geçti mi o zaman insan bir daha sevemez ki. Gerçi bu görüş düz mantık oldu ve her zaman düz mantık doğru sonuçlar vermez bize. Ayrıca başlangıçtaki sözün doğruluğundan – ya da yanlışlığından – yola çıkarak bu tür saptamalar yapmak da ne derece akıllıcadır bunu da bilemem. Zaten bir düşünüre göre “algılarımız bizi yanıltır.” Bu durumda önce algılarımızın doğruluğuna inanmamız gerekecek.

İnanmak demişken, iki insan arasında bir engel oluyorsa inanç – ki bunun kazancı kime o halde – yapılacak başka şey kalmış mıdır? Kendi özgür iradesiyle karar veremiyorsa kişi, işin içine aile – ki elbette girmeli – eş, dost, akraba giriyorsa, o ilişkinin samimiyetinden de şüphe mi etmeli?

Bunca yıllık okul hayatımda öğrendiğim en önemli şey sanırım şüphecilik. Ki bu şüpheci yaklaşım, biraz geç olsa da insana doğruyu bulmayı öğretiyor sanırım. Ama keşke acısız olsa bu. Biliyorum, çok şey istiyorum.

Hayır, hayır. Çok şey istemiyorsun. Anladığım kadarıyla istediğin sadece sevmek.

Sevmek, sadece sevmek. Ama ya sevilmek? O da olmazsa neye yarar ki sevmek? Paylaşmayacaksam o sevgiyi neye yarar? Niyedir O’nun için çarpan bu yürek? Sevmek, sevilmekten zor mu? Ya sevilmeden sevmek?

Dur. Yanlış anlama hemen. Benim dediğim; senin istediğinin sadece sevmek olduğunu söylerken, senin anladığın – anlamak istediğin – sevmekti. Hani o masum iki kişinin birbirine duyduğu ama söyleyemediği, söyleyecek cesareti kendinde bulamadığı duygu.

Yine yanılıyorsun. Nereden biliyorsun böyle düşündüğümü? Ben sevmek eylemini hiç iki kişi algılamadım. Ben seviyorum. Sadece seviyorum. Belki karşılık duyarsam bu duygu eksilecek. Ya da ne bileyim, bitecek. Belki de sevmemin amacı sadece karşılığını görmeye çalışmak.

O halde sen kendini seviyorsun. O’nu değil.

Hayır, hayır. Ben, bendeki O’nu seviyorum. Ya da ondaki ben miydi?

Ne bileyim. Çıldırıyorum galiba.

Anladım. Tabi ya! Sen çıldırasıya sevmek istiyorsun. Çılgınca bir sevgi seninki.

Hayır dostum. Yine anlamadın. Şu anda çılgın olmadığımı kim söyleyebilir ki? Baksana, oturmuş neler düşünüyorum.

O zaman sen ölesiye sevmek istiyorsun. Diyeceğim ama ‘Ölü olmadığımı nereden biliyorsun ki?’ diyeceksin. Ben de sana ‘Ölü olmasan benimle nasıl konuşuyorsun?’ diyeceğim.

Galiba haklısın. Ölesiye sevmek istiyorum. Seninle konuşmak istiyorum. Seninle konuşmayı ölesiye sevmek istiyorum. Ölünceye dek seninle olmak. Ben. Ölmek. İstiyorum. Sevmek.

Galiba ölüyorum…

Dört Yıl Sonra Martın Yirmi Altısı

Üşümüştü. Ama soğuk değildi üşüten adamı. Dışarıda hava sekiz derece. Martın yirmi altısı. Usulca soyunup yatağa girdi. Uyumakla uyumamak arasında tereddüt etti bir an. Ve yazmaya başladı.
«Yitik bir aşkın ardından,
nasıl anlatabilirim seni?
Kelimeler yeter mi sanıyorsun
içimi dökmeye sana?
Haklısın. Kendimi anlatabilmeliyim
hayatta yapamam.
Zor olan anlatabilmek mi kendini?
Anlayabilmek mi seni?»
Bir an için duraksadı yatağında yazdıklarını sorgulayan üşümüş adam. Neredeyse dört yıl olmuştu bu derde düşeli. Sahi, zaman da ne hızlıydı bu aralar. Dört yıl olmuştu demek kavrulmuş çöllere düşeli Ferhat gibi. Dört yıl. Yani bir fakülteyi -bir taşra üniversitesinde- bitirme süresi.

Sonra inişli-çıkışlı ilişkisini incelemeye başladı. Neler olmuştu neler! Sayısız ayrılma kararı -ki biri bile kendi tarafından verilmemişti- sayısız tekrar deneme çabası -ki en çok yaptığı şeydi bu- Tüm bunlarla birlikte göz göze gelmeleri, o ilk bakışma, tanışmaları, ilk elele tutuşmaları, ilk öpüşmeleri, saatlerce sahilde elele yürüyen iki âşık. O iki kişi ki sadece denize bakarak birbirlerini anlayabilen, anlatabilen; şehirlerine tutkuyla bağlanıp hayaller kuran, yeminler eden.
«Tüm bunlardan sonra bile
Varım desem de bile bile
Bile bile lades bu
Bile bile!»
Fakat her zaman yolunda gitmezdi işler. Kader ağlarını örmüştü. Ya da dev bir örümcek. Ne fark eder. “Hayatın onlar için ayrı planları vardı.” Bundan ibaretti son söylediği.

Doğru ya! Son sözleriydi bu. Sahi, bir aşk ne zaman biterdi? Son sözler söylendiğinde mi? «Çıkmadık candan umut kesilmezdi.» Bir aşk, umudun bittiği yerde biterdi. Ve «umut» artık sadece bir zamanlar ileride çocuğuna koyacağı isimdi yatağında üşüyen adam için.

Aşk acısının ateşinde, kutuplarda gibi üşüyen adam yatağında titrerken eski günleri hatırladı birden. Gözünde hatıralar canlanıverdi, dünmüş gibi yaşananlar.

Koşu pistine yakın bir kamelyada ağaçların altında oturmuşlardı. Daha doğrusu O oturmuş, genç adam da O’nun dizlerinin üzerine başını yaslayıp banka uzanmıştı. Yakınlarında bir kalabalık gördüklerinde bakışları ister istemez herkesin baktığı yöne kaymıştı. Mutlu bir çifti Fuar Evlendirme Daire’sinden çıkarken gördüler. Ve birbirlerine adeta “bu günler bizim için de çok uzak sayılmaz” der gibi baktılar. Bakışları birbirine değdiğinde içlerini inanılmaz bir sevinç ve heyecan kaplamıştı. Hemen hayal kurmaya başladılar. Daha doğrusu plan yapmaya.

Genç adam, sade bir nikâh töreninin yeterli olacağını belirtti. Zaten hep der dururdu: «Ne de olsa giriş katında oturuyorsun. Camına merdiven dayamaya da gerek yok. Gerisi bir nikâh törenine bakıyor.» diye. Bu sözlerini tekrarlarken dediğine kendisi bile gülüyordu. O da. Tabi bunlar söylendiğiyle kaldı. Dünyanın neresinde görülmüş gelinin düğün törenini planlayıp damadın onayını almak istediği!

Üç gün üç gece olacaktı düğün. Hani ozan der ya «çalgılı çengili». Kına töreni -bu akşam yapılacaktı- sabahında erken saatte kına yıkamaya gitme, düğünün son günü büyük bir eğlence. Bir defa aylardan ağustos olacaktı. Düğünde en az iki gelinlik giyilecekti -elbette gün gün değil, aynı akşamda- Hatta modelleri bile hazırdı.

O sırada yanlarından hızla geçen gelin arabası, hayallerinin de bu kadar hızlı değişeceğinin habercisi gibiydi.

Sahi, söylemeyi unuttum. Bütün bu hikâye lise yıllarında. Sonra gelsin ilk ayrılık. Üniversite yılları. Karmaşık yıllar. Ve o en son cümle: “Hayatın bizim için planları ayrı.”

Daha öncesi: “Sevmeyi ve sevilmeyi gerçekten hak ediyorsun.”
«Sende bana yetecek kadar sen kalmadı demek ki»

Sen Varsan

Sen varsan cehennemi bir aşk yakar tenimi!

Yalnızlığa Dair

Aşk mıdır ölüme sürükleyen insanı,
Yoksa yalnızlık mı aşka sürükler?
Kalabalıkta yalnız hissetmek,
Dünyanın gürültüsü kulaklarında,
Huzur mu ıstırap mı?
Bak bir durum daha geldi aklıma:
Biriyle göz göze geldiğinde,
Tanışmak istediğin,
Yanıp kavrulmalı mı insan,
Başını çevirip başka yöne mi bakmalı?
Yanıp kavrulmalı diyorsan;
Seni bekliyorum,
Gözlerinde yangımı söndürmek için.

19.10.2006 – 15:12

Yağmur Yağarken


Yağmur yağıyordu. Sanki kalbi ağlıyordu. Kalbinin ağlamasını yağmurla ilişkilendiren genç adam düşünüyordu. Yağmur, kalbi ağlarken düşünen genç adamın üstüne yağıyordu.

Dün gibiydi daha. Güzel günler. Bitmişti sonunda. Ölümle biteceği hayal edilen güzel günlerdi biten. Asla istenmeyen ama hayatın gerçeği olanlardı yaşananlar. Yazgı denilebilir miydi? İsim koymak saçma.

Yağmur yağıyordu. Sanki kalbi ağlıyordu. Kalbinin ağlamasını yağmurla ilişkilendiren genç adam özlüyordu. Yağmur, kalbi ağlarken özleyen genç adamın üstüne yağıyordu.

Sıcacık bakışlarını, yumuşacık dokunuşlarını özlüyordu. Hayatı boyunca unutamayacağı o çehreyi özlüyordu. Saatler boyu bakabileceği gözleri özlüyordu. Yanındayken zamanı durduranı özlüyordu. Hayatına anlam katanı özlüyordu. Aslında yiten duyguları özlüyordu sadece.

Yağmur yağıyordu. Sanki kalbi ağlıyordu. Kalbinin ağlamasını yağmurla ilişkilendiren genç adam ağlıyordu. Yağmur, kalbi ağlarken ağlayan genç adamın üstüne yağıyordu.

Ağlıyordu geçen zamana. Yıkılan hayallere ağlıyordu. Yiten duygulara. Bağnaz insanlara ağlıyordu. Kendini çağa uyduramamış insanlara. Aslında tek bir insana ağlıyordu. O’na.

Yağmur yağıyordu. Sanki kalbi ağlıyordu. Kalbinin ağlamasını yağmurla ilişkilendiren genç adam soruyordu. Yağmur, kalbi ağlarken soran genç adamın üstüne yağıyordu.

Bu şekilde bitmek zorunda mıydı? Verilen sözlerin karşılığı bu muydu? Tabuları yıkmak elimizde değil miydi? Bu kadar kolay mıydı vazgeçmek?

Yağmur yağıyordu. Sanki kalbi ağlıyordu. Kalbinin ağlamasını yağmurla ilişkilendiren genç adam yürüyordu. Yağmur, kalbi ağlarken yürüyen genç adamın üstüne yağıyordu.

Durdu. Yüzünü denize çevirip batan güneşe baktı. Baktı. Baktı.

‘Kızıl Saçlı Güzel’e

Kapımı çalanın kim olduğuna
bile bakamayacak kadar
korkmalı mıyım hayattan?
Sanki bu bana değil de
yalnız sana bağlı.
Karşımda oturan, beni süzen
kızıl saçlı güzel.
Sadece şöyle diyorum sana:
postacı kapıyı iki kere çalmaz
her zaman!

01/05/2007 ~ 16:20

Sor Kendine

“bahar gelmiş memleketimin dağlarına”
güneş sıcacık,
kuşlar cıvıl cıvıl,
insanlar neşeli,
bu kadar soğuk olmak
zorunda mısın sen peki?

01/05/2007 ~ 16:23

Umutsuz

ve şimdi gidiyorum yanına
rüzgar karşımdan esiyor.
bu işin olmayacağı kesin mi kesin.

01/05/2007 ~ 16:25

Aşk

Bazen yolunu kaybetmiş bir güvercinin çırpınışları, bazen liseli bir gencin haykırışları. Hani o ağaç gövdelerine, sahildeki banklara yazıla var ya. İşte tam da o.

Aşk…

“birlikte aynı yöne bakmaktır.” birine göre. “umudunu kaybetmeden bekleyebilmektir.” bir başkası. “bir kere sesini duysam, bu bana yeter diyebilmektir.” diyen de var.

Ama illa ki aşk…

Bir sabah uyandığında aklına düşen o amansız, karşı koyulmaz duygudur. Senden uzaktaysa sevdiceğin, vuslat uzaktaysa bir o kadar ve kalabalığın içinde tek başına hissettiysen, o vakit karnına giren ağrıdır aşk. Birlikte yürüdüğünüz yollardan tek başına geçerken yanağından süzülen bir damla gözyaşıdır. Hani çölleri yeşertmeye yetecek olan ve fakat göz pınarlarını çölleştiren bir damla.

Dillere destan olan kahramanların dağları delmesini, çölleri aşmasını sağlayan o yüce duygudur aşk. Yalnız bir çölü aştıramaz sana: O göz pınarlarının çöl halini! Dillere destan olmasına da gerek yok, kimseciklerin bilmesine de. Kol kola yürüyen ihtiyar bir çiftin göz göze gelip gülümsemesidir aşk. Ya da babaannemin, tarlada çalışan dedeme, “yoruldun bey, gel gölgede bir ayran iç, daha yenice çalkadım” demesidir aşk.

Sözün kısası; dünyayı yaşanılabilir kılan yegane duygudur aşk.

Yaşasın aşk!!!

16/06/2007 ~ 10:40

02 Kasım 2007

Bach Sonatı

ne ben sorayım seni
ne sen beni sor
soyunmuş seslerimiz tenden
boşlukta bir aşk örüyor

ses olmuş duygular
yaklaşır dalga dalga zamansız
kavuşsa da seslerimiz birbirine
biz kavuşamayız

ne kollarımız var saracak
ne öpecek dudaklar
ne görülecek yüzümüz var
ne görecek göz

bir aşk örüyoruz boşlukta
çizgiden soyut
zerreden öz


Bülent Ecevit, 1953

Nietzsche'den

Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşıyorum ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne bulup oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde.
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki ’söz ver kendine’
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Uçamayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundandı.
Anladım.


Nietzsche

Aşk

Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
Bir ısıtır,bir üşütür,bir ağlatır,bir güldürür;
Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.


Özdemir Asaf

Aşk Dilencisi

sen her gece köşe başında,
paramparça urban;
kirli ellerinle, bir dilim ekmek için
avuç açan sefil insan.
inan ki farkımız yok birbirimizden,
belki sen, hayat boyu dileneceksin;
istediğin beş kuruşu biri vermez ise,
başka bir diyardan bir ikincisini
bekleyeceksin.

lakin ben; hayatta bir defa dilendim.
bir vefasızın aşkıydı, sevgisiydi derdim.
öylesine açık, öylesine boş kaldı ki elim,
yemin ettim bir daha dilenmeyeceğim.


Victor Hugo

Shakespeare'den

Sana önceden yazdığım dizeler yalan söylüyordu;
Seni bundan daha çok sevemem diyenler hani;
Ama o zamanlar aklım bir türlü almıyordu,
içimdeki alevin daha da parlak yanabileceğini.
Oysa zaman, kralların fermanını bile değiştirir,
Yeminler arasına girer, milyonlarca oyunuyla,
Kutsal güzelliği karartır, sivri niyetleri köreltir;
Nice dik başları değişimin çarkına uydurur sonunda;
Heyhat! Ben de zaman denen zorbanın korkusuyla,
‘En çok şimdi seviyorum seni,’ diyemez miyim;
Aşkımdan kuşku duymadığım, en emin olduğumda,
Gelecegi unutup, o güne taç giydiremez miyim.
Aşk bir bebek olduğuna göre,
hayır, bunu diyemem,
Büyümesini sürdüren şeyi,
büyümüş gibi göremem.


Shakespeare

Ben + Sen = Ayrılık

Ben + Sen = Ben
Ben - Sen = Ben
Ben x Sen = Ben
Ben ÷ Sen = Ben

Sen hiç olmadın ki benim hayatımda

Sen + Ben = Sen
Sen - Ben = Sen
Sen x Ben = Sen
Sen ÷ Ben = Sen

Ben hiç olmadım ki senin hayatında

(Ben + Sen) veya (Sen + Ben) = Biz (İKİMİZ)
(Ben - Sen) veya (Sen - Ben) = Biz (İKİMİZ)
(Ben x Sen) veya (Sen x Ben) = Biz (İKİMİZ)
(Ben ÷ Sen) veya (Sen ÷ Ben) = Biz (İKİMİZ)

Böyle olmasını o kadar çok isterdim ki
Ama olmadı, olamaz, olmayacak

(Sen + O) (Ben +……….) = AYRILIK (Sen yoluna, ben yoluma)

Arthur Rimbaud’dan

“Akşamın gölgeleri sarkınca pencereden
O kurtların yüzünü,
Ve o kara şeytanları görmemek için, sen
Yumacaksın gözünü.”



“Azmettim, söndürdüm içimde insan ümidi adına ne varsa. Bir yırtıcı hayvan amansızlığıyla atıldım üzerlerine boğayım diye cümle sevinci.(…) Cellatlara seslendim, ısırayım diye ölürken mavzerlerin kabzalarını. Seslendim salgınlara, boğsunlar istedim, kan içinde, kum içinde beni. Tanrı bildim musibeti. Gırtlağıma kadar battım çamurlara. Cürmün ayazında kurundum. Hop oturup hop kaldırdım çılgınlığı”



“Akşamlar ağlatıyor! Ağladım, çok ağladım!
Ay ışığı insafsız, güneşim acımasız:
Buruk aşklar uğruna uyuşuk, esrik kaldım,
N’olur bu gemi batsın! Beni de alsın deniz!”



“Eğip boynun bana: “Hadi ara” diyorsun
Bu gezgin örümceği aramak, biliyorsun.”

Bob Dylan’dan

“Blowin’ in the Wind”den bir parça

Nice yol gitmeli ki bir insan
Ona insan denebilsin…
Nice zaman atılmalı ki top mermileri
Sonsuza dek yasaklanabilsin…
Kaç kulağı olmalı ki insanın
Ağlayanları duyabilsin…
Ve kaç insan ölmeli ki
Artık bu kadar fazla diyebilsin…
Kaç kez başını çevirebilir insan
Görmezlikten gelmek için
Yanıt esen yeldedir dostum
Esen yeldedir”



Dünyaya gel
Kısa pantolon, romantizm, dans etmeyi öğren
İyi giyin, iyi görün
Başarılı olmaya çalış
Onu sevindir, bunu sevindir, hediyeler al
Yirmi yıl boyunca okula git ki
Gündelik bir işin olur belki.



Gelin anneler babalar ülkenin her yanından
Bırakın aklınızın ermediğini eleştirmeyi
Oğullarınız kızlarınız denetiminizden çıktılar
Yöntemleriniz hızla eskiyor
Lütfen çekilin yoldan olmayacaksa bir yardımınız
Çünkü zaman değişmekte



Takılır bir kadın gibi
Sevişir bir kadın gibi
Kıvranır bir kadın gibi
Ama bırakır gider
Küçücük bir kız gibi



Şimdi tüm katiller özgür
Şık giysileri ve kravatlarıyla
Martinilerini yudumlayarak
Güneşin doğuşunu izleyebilecek kadar



“One More Cup Of Coffee”den

Soluğun mis gibi, gözlerin gökte iki mücevher
Sırtın dümdüz uzandığın yastıkta
Saçların ne kadar yumuşak
Ama artık hissetmiyorum
Ne şefkat ne minnet ne de sevgi
Senin sadakatin bana değil
Gökteki yıldızlara

“Mutluluk” filminden

Sen dediydin İrfan Ağabey, rüzgâr gençtir diye. Rüzgâr hayattır diye sen dediydin. Ben seni
anladım İrfan Ağabey. Hayat acayip şeymiş.

“Romeo ve Juilet” den

Gökteki en güzel yıldızlardan ikisi kısa süreliğine yerlerinden ayrılmış. Senin gözlerinden rica etmişler onların yerine parıldasınlar diye. Ama gözlerin göğe çıksa ve inse yıldızlar yüzüne, utandıracaktı yanaklarının parıltısı yıldızları, güneşin bir mum ışığını utandırması misali. Ah o göz yıldızları… Parlayın gökyüzünde, cıvıldasın kuşlar ve sansınlar hiç olmamış gece.

Günler Geçiyor

Günler geçiyor, sanki şakacıktan
Gidiyorlar mı geliyorlar mı
Belli değil
Düşekalka mırıldanmalarla
Ölüyorlar mı yaşıyorlarmı
Belli değil


Özdemir Asaf

“The Crow” filminden

Eğer sevdiğimiz kişiler bizden çalınmışsa…
onları yaşatmanın yolu
onları sevmekten asla vazgeçmemektir.
Binalar yanar, insanlar ölür,
ama gerçek aşk sonsuza kadardır.

Giderayak

Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.


Nazım Hikmet
Haziran 1959

Susmak mı?

“Farklı din ve inançtakileri –Katolikleri– gebertmek için geldiklerinde sustum, ses çıkarmadım, çünkü ben onlardan değildim. İşçi sendikalarını yok etmek için geldiklerinde sustum, ses çıkarmadım, çünkü ben onlardan değildim. Yahudileri yok etmek için geldiklerinde sustum, ses çıkarmadım, çünkü ben onlardan değildim… Fakat ne zaman beni yok etmek için geldiler, sesini çıkaracak hiç kimse kalmamıştı.”

Martin Niemoller. Aktaran; Prof. Dr. İlhan Arsel, Bağnazlığa Ödün!, Şeytan Ayetleri Tartışması, sf:139, Kaynak Yay., 2.Basım, 1993

Rubai

Sarılıp yatmak mümkün değil bende kalan hayâle.
Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
ve âsi bir sugibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile…

Nâzım Hikmet, Rubailer

On Ayrılık Şiiri - 4

Başka biri olacaksın istemesen de
Tenine başka bir ten dokunduğunda
Gövden buluştuğunda başka bir gövdeyle
Başka bir nefesle karıştğında nefesin

Başka biri olacaksın istemesen de
Gece uykunda ya da gün ortasında
İrkileceksin apansız bir duyguyla
Bir uçurum kıyısında sendelemiş gibi

Başka biri olacaksın istemesen de
Bakışlarımın izini taşıyan giysilerin
Tüketecek ömürlerini birer birer
Değişecek yeri bir dolabın,pencerede bir çiçeğin

Başka biri olacaksın istemesen de
Dudaklarında benden sonraki bir çizgi
Tanımadığım bir ton gülüşünde
Ve artık beni unutmaya başlayan gözlerin
Sonra,sonra başka birisin


Ataol Behramoğlu

Ben seni sevdim mi?

Ben seni sevdim mi? Sevdim, kime ne
Tuttum, ta içime oturttum seni
Aldım, okşadım saçlarını, öptüm
İçtim yudum yudum güzelliğini

Ben seni sevdim mi? Sevdim elbette
Bendeydi özlemlerin en korkuncu
Çıldırırdım sen ne kadar uzaksan,
Aşk değil, hiç doymayan bir şeydi bu

Ben seni sevdim mi? Sevdim doğrusu
Sevdikçe tamamlandım, bütünlendim
Biri vardı ağlayan gecelerce
Biri vardı sana tutkun; o bendim

Ben seni sevdim mi? Sevdim en büyük
En solmayan güller açtı içimde
Ömrümü değerli kılan bir şeydin
Sen benim bozbulanık gençliğimde

Ben seni sevdim mi? Sevdim, öyle ya
Bir çizgiye vardım seninle beraber
Ve bir gün orada yitirdim seni
Ben seni sevdim mi? Sevdim, Ya sen beni?


Ümit Yaşar Oğuzcan

Adak

Sana şiirler okuyacağım, gitme
Güneşler doğacak yalnızlığımdan
Sana bir ışık getireceğim
Büyük aydınlığımdan
Sana bir dolu umut getireceğim
Küçük ellerine sığmayacak
Sana Afrika gecelerini getireceğim, sımsıcak
Sana çiçekler getireceğim
Bozulmuş güz bahçelerinden
Sana bir serinlik getireceğim
Yağmur tanelerinden
Sana avuç avuç yıldız getireceğim
Güneşimden başka
Sana engin denizlerin maviliğini getireceğim
Köpük köpük dalga dalga
Sana bir rüzgar getireceğim
Dağlardan, tepelerden
GİTME, sana zamanı getireceğim
Zamanın bittiği yerden


Ümit Yaşar Oğuzcan

Hep Geçerli Yasalar

OFİS ARİTMETİĞİ
Akıllı Patron + Akıllı Eleman = Kâr
Akıllı Patron + Aptal Eleman = Üretim
Aptal Patron + Akıllı Eleman = Terfî
Aptal Patron + Aptal Eleman = Fazla Mesai


AŞK ARİTMETİĞİ
Akıllı Adam + Akıllı Kadın = Aşk
Akıllı Adam + Aptal Kadın = İlişki
Aptal Adam + Akıllı Kadın = Evlilik
Aptal Adam + Aptal Kadın = Hamilelik

ALIŞVERİŞ ARİTMETİĞİ
Bir erkek kendisine gerekli ürünü almak için, 1 YTL’lık ürüne 2 YTL öder.
Bir kadın kendisine gerekmeyen ürünü almak için, 2 YTL’lik ürüne 1 YTL öder.

EVRENSEL GEÇERLİ YASALAR 1.
Bir kadının gelecek endişesi evlenene kadar sürer.
Bir erkeğin gelecek endişesi evlenince başlar.

EVRENSEL GEÇERLİ YASALAR 2.
Başarılı bir erkek, eşinin harcayabileceğinden fazla geliri olandır.
Başarılı bir kadın , Böyle bir erkeği evliliğe ikna edebilendir.

MUTLULUK TEOREMİ
Bir erkekle mutlu olabilmek için , Onu çok iyi anlamak ve az sevmek gerekir.
Bir kadınla mutlu olabilmek için , Onu çok sevmek ve anlamaya çalışmamak gerekir.

UZUN YAŞAM HİPOTEZİ
Evli erkekler, Bekar erkeklerden daha uzun yaşarlar.
Ama daha erken ölmek isterler.

DEĞİŞİM ORANLARI
Bir kadın kocasının değişeceği inancıyla evlenir, Ama erkek değişmez.
Bir erkek karısının değişmeyeceği inancıyla evlenir, Ama kadın çok değişir. ( genelde enine olarak)

TARTIŞMA MANTIĞI
Kadın bir tartışmada her zaman son sözü söyler.
Bundan sonra erkeğin söyleyeceği ilk söz, yeni tartışma konusu olacaktır.

GÜNÜN ÖĞRETİSİ
“ EVLEN ARTIK ” vıdı vıdısı nasıl kesilir

Her düğünde yanınıza gelip sizi mıncıklayarak, “ hadi bakalım , artık sıra
sende” diyen yaşlı akrabalara, cenazelerde aynısını yaparsanız, Bir
daha evlilik lafını ağızlarına almayacaklardır.

Murphy Yasaları

1 - Ters gitme olasılığı taşıyan bir şey ters gidecektir.

2 - İşler beklenenden daha uzun zaman alır.

3 - Eğer bir şey birden fazla ters gitme olasılığı taşıyorsa size en fazla zararı dokunacak kombinasyon oluşur.

4 - Eğer bir işte bir terslik olması için x sayıda farklı yol varsa ve siz işe başlamadan önce x sayıda tedbir aldiysaniz x+1 terslik siz işi bitirmek üzere iken ortaya çıkar.

5 - Olaylar kendi haline bırakıldığında kötüden daha kötüye doğru gider.

6 - İşinizin tüm aşamalarını planlayıp birinci aşama ile işe başladığınızda, birinci aşamadan önce tamamlanmış olması gereken bir aşama ortaya çıkar.

7 - Problemlere getirilen Çözümler yeni problemler yaratır.

8 - Hiç bir şey kimsenin bir daha bozamayacağı bir seviyeye dek mükemmelleştirilemez. Çünkü böyle bir seviye yoktur ve aptallar en basit şeyleri bozma konusunda son derece yaratıcıdırlar.

9 - Doğa hata ve eksikten yanadır.

10 - Doğa olumsuz sonuçları korur ve müdahalesini olumsuz sonuç lehine yapar.

11 - Her şey simultanet Sırasız-Düzensiz olarak ters gider.

12 - Durum iyiye gitmeye başladığında mutlaka unuttuğumuz veya gözden kaçırdığımız bir nokta vardır.

13 - Hiçbir şey kalıcılık kadar geçici değildir.

14 - İşinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın, mutlaka sonuçlara modifikasyon getirecek bir amiriniz bulunacaktır.

15 - Tecrübe ihtiyacınız geçtikten sonra edinilir.

16 - Çekici, güzel ve sizden hoşlanabilecek bir kadınla tanışma olasılığınız;
a-yanınızda karınız varken,
b-yanınızda sizden daha yakışıklı bir arkadaşınız varken,
c-yanınızda sizden daha zengin bir arkadaşınız varken artar.

17 - Şöhret geçebilir ama unutulmuşluk kalıcıdır.

18 - Zamanı gelmiş bir hata kadar kaçınılmaz hiçbir şey yoktur.

19 - Gerçek hiçbir problemin çözümü yoktur.

20 - MURPHY`NİN ALTIN KURALI: Altını bulan kuralı koyar.

21 - Herhangi bir cisim kendisine en çok zarar verecek biçimde yere düşecektir. Bunu yasayı tamamlayıcı eklerle açıklayalım:
a - üzerine yağ sürülmüş bir ekmek diliminin yağlı yüzünün üstüne düşme olasılığı alttaki halının değeri ile doğru orantılıdır,
b - yere düşecek ilk, belkide tek parça en pahalı parça olacaktır,
c - eşyalar yere her zaman dik açıyla düşerler,
d - düşürülen her parça avadanlık,atölyenin en ulaşılmaz köşesine dek yuvarlanacaktır,ve siz onu ararken ayağınıza ilk çarpan şey de o olacaktır;
e - tezgahtan düşen küçük parçaların bulunma olasılığı parçanın büyüklüğü ile doğru orantılı, sizin işi tamamlama süreniz ile ters orantılıdır.

Alıntı: Vikipedi

Umarsız Aşka Gazel

Gelmek istemiyor gece
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Akrepten bir güneş şakağımı yesede.
Ama sen geleceksin.
Dilin tuzlu yağmurlarca yakılmış.

Gelmek istemiyor gün.
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden.
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Kurbagalara atarak ağzımda çiğnediğim karanfili.
Ama sen geleceksin.
Çamurlu lağımından karanlığın.

Gelmek istemiyor.
Ne gün,
Ne gece.
Ölebiliriz o yüzden.
Ben senin uğruna.
Sen de benim..


Frederico Garcia Lorca

Bir insanı sevmek…

Bir insanı sevmek, onunla birlikte yaşlanmaya razı olmaktır.

Albert Camus

Ahlaka dair…

Ahlaka dair ne biliyorsam bunu futbola borçluyum. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.


Albert Camus

En Büyük Kitap…

Okunacak en büyük kitap insandır.

Hacı Bektaş-i Veli

Bir Taş At…

bir taş at.
bir taş daha at.
bir şiir ateşle.
bir yumruk yükselt.
sesini yükselt.
bir çocuk yetiştir.
duvara bir slogan yaz.
şehitleri an.
bir hayal kur.
tarihine sahip çık.
sokaklara sahip çık.
bir slogan at.
bir tohum ek.
bir ateş yak.
terle.
bir yara sar.
bir dosta sevgi göster.
hakikati söyle.
arkanı kolla.
gökyüzüne bak.
iz bırakma.
aklını kullan.
işçilerden öğren.
bir yoldaşa öğret.
bir hücreyi ziyaret et.
bir savaş esiri kurtar.
kendi kalbini çal.
parolayı aklında tut.
bir füzeyi calişmaz hale getir.
bir fıkra anlat.
bir plan yap.
bir umut ışığı ol.
ismini değiştir.
bir teoriyi test et.
bir dogmaya meydan oku.
korkunu kullan.
bir damla gözyaşı akıt.
hainlerle hesaplaş.
ağırlığını hakkıyla taşı.
sevmek için mücadele et.
sevdiğini söyle.
sınırı aş.
sevdiğini bir daha söyle.

malcolm X

Dünya’ya bir de böyle bakın…

Dünya’yı hiç böyle gördünüz mü? Stumble sayesinde rastladığım bu fotoğraf çok ilgimi çekti. Aşağıda bir önizlemesini veriyorum. Fotoğraf hakkına daha fazla bilgi burada.

Denklemler, Sabitler, SI Birim Sistemi…

Matematik, Fizik, Kimya, Geometri, vb. bilim dallarıyla ilgilenenlerin hoşuna gidebilelecek bir siteyle karşılaştım. Buradan buyrun.

A Mother’s Journey: 2007 Pulitzer Prize for Feature Photography

Chernobyl Legacy - Çernobil Mirası

Stumble sayesinde rastladığım sitelerden bir diğeri daha. Magnum ajansının sitesinde Paul Fusco‘nun kareleriyle Çernobil’in mirasını görüyoruz. Slayt gösterisini görüntülemek için resmin üzerine tıklayın.

Long Life and Dinner

There is only one difference between a long life and a good dinner: that, in the dinner, the sweets come last.

Robert Louis Stevenson

From Camus…

“Don’t walk behind me; I may not lead. Don’t walk in front of me; I may not follow. Just walk beside me and be my friend.”

Albert Camus

Greatest Engineering Achievements of the 20th Century

Stumble sayesinde bulduğum sitelerden birisi daha. 20. yüzyılın büyük mühendislik başarılarının hikayeleriyle yer aldığı bir site bu. Otomobilden uçağa, telefondan bilgisayara, uzay araçlarıondan soğutma havalandırma sistemlerine kadar birçok mühendislik harikası. Gitmek için tıklayın.

Math Gems...


Daha fazla içerik için tıklayın.

Una Palabra - A Word

Carlos Varela‘nın çok sevdiğim bir parçası. Bu parça 2001′de BMW için çekilen reklam filmlerinde Alejandro González Iñárritu‘nun yönettiği Powder Keg filminde kullanılmış. Film de harikaydı bu arada. İspanyolcasını ve altında da İngilizcesini veriyorum.

Una palabra

Una palabra no dice nada
y al mismo tiempo lo esconde todo
igual que el viento que esconde el agua
como las flores que esconde el lodo.

Una mirada no dice nada
y al mismo tiempo lo dice todo
como la lluvia sobre tu cara
o el viejo mapa de algún tesoro.

Una verdad no dice nada
y al mismo tiempo lo esconde todo
como una hoguera que no se apaga
como una piedra que nace polvo.

Si un día me faltas no seré nada
y al mismo tiempo lo seré todo
porque en tus ojos están mis alas
y está la orilla donde me ahogo,
porque en tus ojos están mis alas
y está la orilla donde me ahogo.


A word


A word does not say anything
and at the same time it hides everything
just as the wind that hides the water
like the flowers that mud hides.

A glance does not say anything
and at the same time it says everything to it
like rain on your face
or the old map of some treasure.

A truth does not say anything
and at the same time it hides everything
like a bonfire that is not extinguished
like a stone that is born dust.

If a day I need I will not be nothing
and at the same time I will be it everything
because in your eyes they are my wings
and it is the border where I drown to me,
because in your eyes they are my wings
and it is the border where I drown to me.